Bugun...


Nazmi ÇANKAYA

facebook-paylas
Kıssadan hikaye, Kazım Bey Amca
Tarih: 13-05-2026 23:05:00 Güncelleme: 13-05-2026 23:05:00


Kazım Bey 61 yaşındaydı. Devletin tozlu odalarında geçen otuz beş yılın ardından geçen yıl  emekli olmuştu. Kendi halinde, kimseye zararı dokunmayan, biraz içine kapanık, biraz dalgın bir adamdı. Mahallede ona “Kazım Amca” derlerdi, ama o ne amcalığa soyunmuştu ne de hayata karışmaya gönüllüydü. Araftaydı. Şairin dediği gibi ne içindeydi zamanın ne de büsbütün dışında. Emeklilikten sonra zaman onun için yavaşlamamış, aksine ağır bir yük gibi çöküvermişti yorgun omuzlarına.

Eşi Saliha Hanım ise onun tam zıddıydı. Ellili yaşlarında, gösterişli, halâ ayakta ve hayatın tüm zorluklarına karşı dimdik duran bir kadındı. Hayatı planlı yaşar, hedefler koyar, sonuç beklerdi. Kazım’ın günlerini evde boş boş geçirmesine tahammül edemiyordu. Seviyordu kocasını. Bir zamanlar daire de,( ki o, çalıştığı Vergi Dairesine, aralarında sadece “daire” derlerdi) koridorlarda yürürken memurlar sağa, sola kaçışır, etrafa talimatlar yağdırırdı. Onun o halinden gurur duyardı Saliha. Ama o adam gitmiş yerine kendini hiç bir yere sığdıramayan, mütemadiyen kendi iç dünyasıyla kavga halindeki bu adam gelmişti. Her sabah kahvaltı sofrasında, “Bir şey yap Kazım! Elin ayağın tutuyor daha. Hayat evde pineklemek değil,” deyip duruyordu. Kazım yalnızca başını önüne eğiyor, eşini duymazdan gelmeye çalışıp, televizyona bakıp, bir şeylerle oyalanıyordu.

Oğulları, liseye gidiyordu. Teknoloji tutkunu, gözleri sürekli bir ekranın içinde. Ama o da babasına benzer bir iç savaşın içindeydi. Sosyal hayattan kaçıyor, kendi odasında kendi dünyasını kuruyordu. Baba-oğul arasındaki sessizlik, evin içinde yankılanan, görünmez bir duvar gibiydi. O da babasının sürekli evde vakit geçirmesinden memnun değildi. Her yere fazlaydı Kazım.
Kazım Bey bazen dışarı çıkıp parkta oturur, insanların koşuşturmasına bakardı. Gençleri, çalışanları, elinde çantalarıyla sağa sola acele adımlarla yürüyen adamları.. Kravatlılar memur, üstlerindeki eski elbiseleri, birazdan tulumlarıyla değiştirecek olanlar işçilerdi.  İçinde bir huzursuzluk büyürdü. Ne zaman mutlu olacağını düşünse, o anlar kedere dönüşürdü. “Boşum,” derdi içinden. “Boşa yaşıyorum.” Kahveci bile geçenlerde ona takılmıştı. “Kazım Abi, sen buraya daha fazla gel. Sayende daha fazla çay satıyorum. Herkes sana bir şeyler ısmarlıyor.” Kazım kendi kendine güldü. “Yapmadığım bir bu iş kalmıştı” diye geçirdi içinden.
Bir sabah Saliha Hanım masaya bir iş ilanı bıraktı. “Bunu ara Kazım dedi. “Ufak bir pozisyon, eski bir dostun atölyesi. Alacak, verecek takibi. Sadece birkaç saat masa başı. Yaparsın sen bu işi, Hem harçlık olur, hem de moral.” Tabi ki yapardı Kazım.    Ama yakıştıramadı kendine.

Kazım önce itiraz etti, ama sonra isteksizce numarayı çevirdi. Görüşmeye çağırdılar. Heyecanlandı. Çoktan ortadan kaldırılmış beyaz gömleklerini aradı. Saliha, hepsini ceketleriyle birlikte ortadan kaldırmıştı. Gömlekler tekrar askılarda yerini aldı. Kravat taktı yıllar sonra. Tıraş oldu. Tütün kolonyasından sürdü biraz. Saliha hiç sevmezdi bu kokuyu, ama o, ona dedesini hatırlattığı için, bir an da olsa o kaygısız çocukluk yıllarına gittiği için bu kolonyayı çok sever, Saliha dan gizlice sürerdi. İş görüşmesine gitti. Çocuğu yaşında bir çalışana, kendini anlatmak zorunda kaldı.  Küçük bir ofis, üç beş evrak işi. Kabul edildi. Saliha memnundu. oğlu memnundu. Evde hava değişmişti. Emeklilikten beri kontrollü gitmeye çalıştığı harcamalarını tekrar gevşetti.

Kazım Bey her sabah servise binip işe gitti. Masasına oturuyor, kahvesini yudumluyordu. Çalışıyor, çalışmadığı zamanlarda da çalışıyor gibi yapıyor, arada camdan dışarı bakıyordu. İçindeki o boşluk biraz durulmuştu. En azından evde işe yaramaz biri değildi artık. Tekrar göze batmaz bir adam olmuştu.

Ama bir sabah, saat on civarı, kalemi yere düştü. Eğildi, alamadı. Sandalyede yavaşça geriye yaslandı ve gözlerini kapadı. Kalp krizi, dediler. Sessiz, sakin, kimseye yük olmadan. Ölüm raporunda yazan şey basitti. " Yaşlılığa bağlı doğal ölüm". Oysa gerçek, bu muydu?

Ertesi gün, mahallenin camisinde kılındı cenaze namazı. Hep başkaları için yaşanmış koca bir ömür ile helalleşmeye gelmiş, " Sen kabristana çıkacak mısın? Gitmeyeceksen, biz köfte yemeye gideceğiz"  diye aralarında konuşan, kerameti kendinden menkul adamlar.  Kazım Bey… Belki de ilk kez gerçekten huzura kavuşmuştu. Masa başında, usulca kayıp gitmişti o ömrü boyunca aradığı bir türlü gelmek bilmeyen mutluluğa…
Nazmi Çankaya 27.Temmuz.2025





YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI